Weapon Effect
Son Varisin Tacı
Son Varisin Tacı
Saldırı %12 artar. Kuşanan karakter bir Kalkan oluşturduktan sonra 20 saniyeliğine "Öncünün Işığı" etkisini kazanır: Aktif grup üyesinin Hasarı, kuşanan karakterin sahip olduğu her 1.000 Saldırı başına %10 artar, bu artış en fazla %26 olabilir. Ayrıca kuşanan karakter bir Kalkan oluşturduğunda "Rehberin Memnuniyeti" etkisini kazanır: Kuşanan karakter 14 Element Enerjisi yeniler. Bu etki 14 saniyede bir tetiklenebilir ve savaş dışında herhangi bir tür sandık açıldığında da tetiklenebilir. Kuşanan karakter bu etkiyi alanda olmasa bile tetikleyebilir.
Cadılık: Saklı Ayin: Grupta savaş alanında olmayan başka Cadılık karakterleri varsa onlar da Öncünün Işığının sağladığı Hasar Artışının %50'sini kazanır.
Cadılık: Saklı Ayin: Grupta savaş alanında olmayan başka Cadılık karakterleri varsa onlar da Öncünün Işığının sağladığı Hasar Artışının %50'sini kazanır.
Son Varisin Tacı
Son Varisin Tacı
Saldırı %12 artar. Kuşanan karakter bir Kalkan oluşturduktan sonra 20 saniyeliğine "Öncünün Işığı" etkisini kazanır: Aktif grup üyesinin Hasarı, kuşanan karakterin sahip olduğu her 1.000 Saldırı başına %10 artar, bu artış en fazla %26 olabilir. Ayrıca kuşanan karakter bir Kalkan oluşturduğunda "Rehberin Memnuniyeti" etkisini kazanır: Kuşanan karakter 14 Element Enerjisi yeniler. Bu etki 14 saniyede bir tetiklenebilir ve savaş dışında herhangi bir tür sandık açıldığında da tetiklenebilir. Kuşanan karakter bu etkiyi alanda olmasa bile tetikleyebilir.
Cadılık: Saklı Ayin: Gruptaki Cadılık karakterin alanda olmadığında o da Öncünün Işığının sağladığı Hasar Artışının %50'sini kazanır.
Cadılık: Saklı Ayin: Gruptaki Cadılık karakterin alanda olmadığında o da Öncünün Işığının sağladığı Hasar Artışının %50'sini kazanır.
Description
Bir zamanlar güllerin ve zambakların annesi, kızın ipek kundağına menekşe kokulu bir parfüm bahşetti. Neşe dolu rüyalardan oluşan sonsuz bir nehir, ölümün acı ve hüzünlü karanlığını ondan uzak tutsun diye.
Bir zamanlar zarif melodiler çalan güzel şarkıcı da kanatlarını şefkatin sıcak ve yumuşak sularında yıkadı, zira dünyanın sıradan telleriyle çalınan müziğinin bu kıymetli bebeğe asla ulaşmaması gerekiyordu.
Sonsuzluk zincirlerinin henüz kırılmadığı ve göklerin tahtının huzurunda kaygısız nağmelerin hâlâ duyulabildiği bir zamandı bu.
Gümüş beyazı ağacın altındaki günlerin bal kadar tatlı olduğu ve muhteşem ulakların ezeli cennette dolaştığı zamanlardı.
Bahar güneşinin sıcaklığına doymuş zengin bir altuni rüyada, masum çocuk tüm kız kardeşlerinin şefkat dolu sevgisinin tadını çıkarıyordu.
Narin Turkuaz Işığı beşiklerinde, sabah çiyi ve yeni açan tomurcuklarla gülüşlerini paylaştılar;
ve henüz düşmemiş siyah taşın yanında, solan gün batımına ve sessiz akşam meltemine hafif ezgiler söylediler.
Parlak gözleri aşağıdaki dünyada dökülen kızıla hiç tanık olmamış, narin elleri adaletsizliğin o hüzünlü acısına hiç dokunmamıştı.
Sonra, uzaklardan gelen yıldız ışığı o pastoral cennete son verdi ve itaatsizlik ateşi, yanılgı dolu bir arzuyla yakıldı.
Haddini aşmaya cüret eden en büyük kız, dağ zirvesinden aşağı çakılarak sonunu bulurken, Orduların Efendisini saf dışı bırakmaya yemin etmiş zırhlı elçiler birbiri ardına can verdi.
Bunca zamandır aralarında en çok sevileni olan en küçük çocuk, şiddet fırtınasından ve amansız kan yağmurundan tecrit edilmiş bir halde, çok uzaklarda, vahşi doğanın derinliklerindeki bir sarayda saklanıyordu.
"En Yüce olanı tahtından indirek, haksızlığa uğrayanları özgür kulacak ve ezilenlerin intikamını alacağım."
"Fakat genç ve nazik kız kardeşimizin bağrına taş basıp sahte efendiyle savaşmaya gitmesine izin veremeyiz."
"İster galip gelelim ister mağlup olalım, ağır yükümüzü onun kanatlarına yüklememiz doğru olmaz."
Kaprisli hükümdarın arzusunu kimse bilmese de, adil yönetimi yine de kişiye kendi yolunu seçme şansı tanıyordu.
Ve en küçükleri de seçimini tanrılığını ve eski güçlerini terk etmekten yana kullandı. Ardından mucizevi bir şekilde, çocuğun insan formunu korumasına izin verildi.
Böylece kırık kanatları ve etten kemikten ibaret kırılgan bedeninden başka hiçbir şeyi olmadan ölümlülerin dünyasına adım attı.
Bu son derece savunmasız haliyle keder ve gözyaşlarıyla dolu bir diyarda yapayalnız dolaştı. Bir zamanlar tertemiz olan ayakları çamura ve balçığa bulandı.
Bu durum binlerce yıl boyunca devam etti. Bu sürede sayısız kule kuma dönüştü ve ağıtlar gece esintisinde dağılıp gitti.
Gezinen elçi, cadıyla karşılaşan elçi, sonunda geçmişinden kurtulan elçi...
Yalnızca ona ait olan yolculuk ve anılar sayesinde, sonunda tacının yerinin doldurulamaz olduğunu anladı.
Bir kez olsun bakmaya tenezzül etmediği dünya artık sonsuza dek gözlerine kazınmıştı. Şarkı söyleyemeyen birinin gözlerine.
Ve böylece tek başına kalan rehber; insanların sayısız sevinç ve kederiyle, ölümlü kahramanların büyük maceralarıyla yoğrulmuş tacıyla şimdi orada duruyor.
"Bu ne güzel bir dünya!"
Bir zamanlar zarif melodiler çalan güzel şarkıcı da kanatlarını şefkatin sıcak ve yumuşak sularında yıkadı, zira dünyanın sıradan telleriyle çalınan müziğinin bu kıymetli bebeğe asla ulaşmaması gerekiyordu.
Sonsuzluk zincirlerinin henüz kırılmadığı ve göklerin tahtının huzurunda kaygısız nağmelerin hâlâ duyulabildiği bir zamandı bu.
Gümüş beyazı ağacın altındaki günlerin bal kadar tatlı olduğu ve muhteşem ulakların ezeli cennette dolaştığı zamanlardı.
Bahar güneşinin sıcaklığına doymuş zengin bir altuni rüyada, masum çocuk tüm kız kardeşlerinin şefkat dolu sevgisinin tadını çıkarıyordu.
Narin Turkuaz Işığı beşiklerinde, sabah çiyi ve yeni açan tomurcuklarla gülüşlerini paylaştılar;
ve henüz düşmemiş siyah taşın yanında, solan gün batımına ve sessiz akşam meltemine hafif ezgiler söylediler.
Parlak gözleri aşağıdaki dünyada dökülen kızıla hiç tanık olmamış, narin elleri adaletsizliğin o hüzünlü acısına hiç dokunmamıştı.
Sonra, uzaklardan gelen yıldız ışığı o pastoral cennete son verdi ve itaatsizlik ateşi, yanılgı dolu bir arzuyla yakıldı.
Haddini aşmaya cüret eden en büyük kız, dağ zirvesinden aşağı çakılarak sonunu bulurken, Orduların Efendisini saf dışı bırakmaya yemin etmiş zırhlı elçiler birbiri ardına can verdi.
Bunca zamandır aralarında en çok sevileni olan en küçük çocuk, şiddet fırtınasından ve amansız kan yağmurundan tecrit edilmiş bir halde, çok uzaklarda, vahşi doğanın derinliklerindeki bir sarayda saklanıyordu.
"En Yüce olanı tahtından indirek, haksızlığa uğrayanları özgür kulacak ve ezilenlerin intikamını alacağım."
"Fakat genç ve nazik kız kardeşimizin bağrına taş basıp sahte efendiyle savaşmaya gitmesine izin veremeyiz."
"İster galip gelelim ister mağlup olalım, ağır yükümüzü onun kanatlarına yüklememiz doğru olmaz."
Kaprisli hükümdarın arzusunu kimse bilmese de, adil yönetimi yine de kişiye kendi yolunu seçme şansı tanıyordu.
Ve en küçükleri de seçimini tanrılığını ve eski güçlerini terk etmekten yana kullandı. Ardından mucizevi bir şekilde, çocuğun insan formunu korumasına izin verildi.
Böylece kırık kanatları ve etten kemikten ibaret kırılgan bedeninden başka hiçbir şeyi olmadan ölümlülerin dünyasına adım attı.
Bu son derece savunmasız haliyle keder ve gözyaşlarıyla dolu bir diyarda yapayalnız dolaştı. Bir zamanlar tertemiz olan ayakları çamura ve balçığa bulandı.
Bu durum binlerce yıl boyunca devam etti. Bu sürede sayısız kule kuma dönüştü ve ağıtlar gece esintisinde dağılıp gitti.
Gezinen elçi, cadıyla karşılaşan elçi, sonunda geçmişinden kurtulan elçi...
Yalnızca ona ait olan yolculuk ve anılar sayesinde, sonunda tacının yerinin doldurulamaz olduğunu anladı.
Bir kez olsun bakmaya tenezzül etmediği dünya artık sonsuza dek gözlerine kazınmıştı. Şarkı söyleyemeyen birinin gözlerine.
Ve böylece tek başına kalan rehber; insanların sayısız sevinç ve kederiyle, ölümlü kahramanların büyük maceralarıyla yoğrulmuş tacıyla şimdi orada duruyor.
"Bu ne güzel bir dünya!"
Bir zamanlar güllerin ve zambakların annesi, kızın ipek kundağına menekşe kokulu bir parfüm bahşetti. Neşe dolu rüyalardan oluşan sonsuz bir nehir, ölümün acı ve hüzünlü karanlığını ondan uzak tutsun diye.
Bir zamanlar zarif melodiler çalan güzel şarkıcı da kanatlarını şefkatin sıcak ve yumuşak sularında yıkadı, zira dünyanın sıradan telleriyle çalınan müziğinin bu kıymetli bebeğe asla ulaşmaması gerekiyordu.
Sonsuzluk zincirlerinin henüz kırılmadığı ve göklerin tahtının huzurunda kaygısız nağmelerin hâlâ duyulabildiği bir zamandı bu.
Gümüş beyazı ağacın altındaki günlerin bal kadar tatlı olduğu ve muhteşem ulakların ezeli cennette dolaştığı zamanlardı.
Bahar güneşinin sıcaklığına doymuş zengin bir altuni rüyada, masum çocuk tüm kız kardeşlerinin şefkat dolu sevgisinin tadını çıkarıyordu.
Narin Turkuaz Işığı beşiklerinde, sabah çiyi ve yeni açan tomurcuklarla gülüşlerini paylaştılar;
ve henüz düşmemiş siyah taşın yanında, solan gün batımına ve sessiz akşam meltemine hafif ezgiler söylediler.
Parlak gözleri aşağıdaki dünyada dökülen kızıla hiç tanık olmamış, narin elleri adaletsizliğin o hüzünlü acısına hiç dokunmamıştı.
Sonra, uzaklardan gelen yıldız ışığı o pastoral cennete son verdi ve itaatsizlik ateşi, yanılgı dolu bir arzuyla yakıldı.
Haddini aşmaya cüret eden en büyük kız, dağ zirvesinden aşağı çakılarak sonunu bulurken, Orduların Efendisini saf dışı bırakmaya yemin etmiş zırhlı elçiler birbiri ardına can verdi.
Bunca zamandır aralarında en çok sevileni olan en küçük çocuk, şiddet fırtınasından ve amansız kan yağmurundan tecrit edilmiş bir halde, çok uzaklarda, vahşi doğanın derinliklerindeki bir sarayda saklanıyordu.
"En Yüce olanı tahtından indirek, haksızlığa uğrayanları özgür kulacak ve ezilenlerin intikamını alacağım."
"Fakat genç ve nazik kız kardeşimizin bağrına taş basıp sahte efendiyle savaşmaya gitmesine izin veremeyiz."
"İster galip gelelim ister mağlup olalım, ağır yükümüzü onun kanatlarına yüklememiz doğru olmaz."
Kaprisli hükümdarın arzusunu kimse bilmese de adil yönetimi yine de kişiye kendi yolunu seçme şansı tanıyordu.
Ve en küçükleri de seçimini tanrılığını ve eski güçlerini terk etmekten yana kullandı. Ardından mucizevi bir şekilde, çocuğun insan formunu korumasına izin verildi.
Böylece kırık kanatları ve etten kemikten ibaret kırılgan bedeninden başka hiçbir şeyi olmadan ölümlülerin dünyasına adım attı.
Bu son derece savunmasız haliyle keder ve gözyaşlarıyla dolu bir diyarda yapayalnız dolaştı. Bir zamanlar tertemiz olan ayakları çamura ve balçığa bulandı.
Bu durum binlerce yıl boyunca devam etti. Bu sürede sayısız kule kuma dönüştü ve ağıtlar gece esintisinde dağılıp gitti.
Gezinen elçi, cadıyla karşılaşan elçi, sonunda geçmişinden kurtulan elçi...
Yalnızca ona ait olan yolculuk ve anılar sayesinde, sonunda tacının yerinin doldurulamaz olduğunu anladı.
Bir kez olsun bakmaya tenezzül etmediği dünya artık sonsuza dek gözlerine kazınmıştı. Şarkı söyleyemeyen birinin gözlerine.
Ve böylece tek başına kalan rehber; insanların sayısız sevinç ve kederiyle, ölümlü kahramanların büyük maceralarıyla yoğrulmuş tacıyla şimdi orada duruyor.
"Bu ne güzel bir dünya!"
Bir zamanlar zarif melodiler çalan güzel şarkıcı da kanatlarını şefkatin sıcak ve yumuşak sularında yıkadı, zira dünyanın sıradan telleriyle çalınan müziğinin bu kıymetli bebeğe asla ulaşmaması gerekiyordu.
Sonsuzluk zincirlerinin henüz kırılmadığı ve göklerin tahtının huzurunda kaygısız nağmelerin hâlâ duyulabildiği bir zamandı bu.
Gümüş beyazı ağacın altındaki günlerin bal kadar tatlı olduğu ve muhteşem ulakların ezeli cennette dolaştığı zamanlardı.
Bahar güneşinin sıcaklığına doymuş zengin bir altuni rüyada, masum çocuk tüm kız kardeşlerinin şefkat dolu sevgisinin tadını çıkarıyordu.
Narin Turkuaz Işığı beşiklerinde, sabah çiyi ve yeni açan tomurcuklarla gülüşlerini paylaştılar;
ve henüz düşmemiş siyah taşın yanında, solan gün batımına ve sessiz akşam meltemine hafif ezgiler söylediler.
Parlak gözleri aşağıdaki dünyada dökülen kızıla hiç tanık olmamış, narin elleri adaletsizliğin o hüzünlü acısına hiç dokunmamıştı.
Sonra, uzaklardan gelen yıldız ışığı o pastoral cennete son verdi ve itaatsizlik ateşi, yanılgı dolu bir arzuyla yakıldı.
Haddini aşmaya cüret eden en büyük kız, dağ zirvesinden aşağı çakılarak sonunu bulurken, Orduların Efendisini saf dışı bırakmaya yemin etmiş zırhlı elçiler birbiri ardına can verdi.
Bunca zamandır aralarında en çok sevileni olan en küçük çocuk, şiddet fırtınasından ve amansız kan yağmurundan tecrit edilmiş bir halde, çok uzaklarda, vahşi doğanın derinliklerindeki bir sarayda saklanıyordu.
"En Yüce olanı tahtından indirek, haksızlığa uğrayanları özgür kulacak ve ezilenlerin intikamını alacağım."
"Fakat genç ve nazik kız kardeşimizin bağrına taş basıp sahte efendiyle savaşmaya gitmesine izin veremeyiz."
"İster galip gelelim ister mağlup olalım, ağır yükümüzü onun kanatlarına yüklememiz doğru olmaz."
Kaprisli hükümdarın arzusunu kimse bilmese de adil yönetimi yine de kişiye kendi yolunu seçme şansı tanıyordu.
Ve en küçükleri de seçimini tanrılığını ve eski güçlerini terk etmekten yana kullandı. Ardından mucizevi bir şekilde, çocuğun insan formunu korumasına izin verildi.
Böylece kırık kanatları ve etten kemikten ibaret kırılgan bedeninden başka hiçbir şeyi olmadan ölümlülerin dünyasına adım attı.
Bu son derece savunmasız haliyle keder ve gözyaşlarıyla dolu bir diyarda yapayalnız dolaştı. Bir zamanlar tertemiz olan ayakları çamura ve balçığa bulandı.
Bu durum binlerce yıl boyunca devam etti. Bu sürede sayısız kule kuma dönüştü ve ağıtlar gece esintisinde dağılıp gitti.
Gezinen elçi, cadıyla karşılaşan elçi, sonunda geçmişinden kurtulan elçi...
Yalnızca ona ait olan yolculuk ve anılar sayesinde, sonunda tacının yerinin doldurulamaz olduğunu anladı.
Bir kez olsun bakmaya tenezzül etmediği dünya artık sonsuza dek gözlerine kazınmıştı. Şarkı söyleyemeyen birinin gözlerine.
Ve böylece tek başına kalan rehber; insanların sayısız sevinç ve kederiyle, ölümlü kahramanların büyük maceralarıyla yoğrulmuş tacıyla şimdi orada duruyor.
"Bu ne güzel bir dünya!"
